Muhsin Yazıcıoğlu Suikastı – Devlet-i Ebed Müddet

By | 2 Şubat 2017

Selman Kayabaşı ve Orhun Ertuğrul Bozok işbirliğiyle yayınlanan “Muhsin Yazıcıoğlu Suikastı – Devlet-i Ebed Müddet” adlı eser, yakın tarihte yaşanan bu hadiselerin arka planına ışık tutarken, ülkemizin nasıl günlerden geçtiğini ve üzerimizde ne oyunlar döndüğünü de açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yukarıda naklettiğim bilgilerin bulunduğu ilk kısımdan sonra Selman Kayabaşı ile röportaj şeklinde devam eden eser, Birinci Dünya Savaşı’ndan da detaylı bir şekilde ve kısmen alışık olmadığım bir bakış açısıyla bahsediyor. Abdülhamid Han’ın neden tahttan indirildiği, Musul ve Kerkük’ü neden bıraktığımızı, Birinci Dünya Savaşı’nın asıl amacını ve yaşanan gelişmeleri sohbet tadında anlatan bu eser, tarihimizi ve bugünümüzü anlamak için okunması gereken eserlerin başında geliyor. Uzun bir yazı olacak ancak kitapta önemli gördüğüm yerleri paylaşmak istiyorum. İçeriği görürseniz kitapla ilgili fikriniz daha net olacaktır diye ümid ediyorum.

“Turgut Özal, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Türkiye’nin tarihsel bağlarını güçlendirerek Asya, Ortadoğu ve Balkanlar’da çok etkin bir devlet hâline geleceğini düşünüyor, bütün adımlarını buna göre atıyordu. Düşmanlarının Araplar veya Kürtler olmadığını söyleyerek, kardeşliğe vurgu yapıyordu. Herkesin hemfikir olduğu nokta ise, Türkiye’nin küresel güç olmasını engelleyen en büyük faktörün terör olduğuydu. Özal da Kürt Meselesi ve Terör Sorunu üzerine iki kişiyi görevlendirmişti. Bu kişiler de Adnan Kahveci ve Eşref Bitlis idi. (sayfa 8-9)

1993’ün 24 Ocak’ında PKK ve onun devlet içindeki uzantıları hakkında araştırmalar yapan gazeteci Uğur Mumcu’nun aracına bomba konulmuş ve Mumcu hayatını kaybetmişti. Mumcu, ölümünden birkaç gün önce Özal ile görüşmüş ve çok önemli bilgilere ulaştığını söylemişti. Özal da “Eşref Paşa’yla görüşün” deyince Mumcu, Eşref Paşa’yı arayarak kendisiyle görüştü. Bu sırada Özal da konuyu Adnan Kahveci ile paylaşmıştı.

Mumcu’nun ölümünden 12 gün sonra Ankara’dan İstanbul’a giden Adnan Kahveci, geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Bu kazadan 12 gün sonra ise Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağı düştü ve Paşa hayatını kaybetti. Mumcu, Kahveci ve Bitlis’in öldürülmeleri, Özal’da “yalnız bırakılmaya çalışıldığına” dair bir his uyandırdı. Ancak Eşref Paşa’nın ölümünden iki ay sonra tüm Türkiye şok bir haberle uyanacak, Turgut Özal da hayata gözlerini yumacaktı.

Aslında Özal’ın ölümü, bir intikam sürecinin “sonu” olarak değerlendirilse de aslında sürecin ilk adımlarından biri olduğu yaşanacak olaylar neticesinde aydınlanacaktı. Özal’ın ateşkese ikna ettiği PKK, 24 Mayıs tarihinde Bingöl-Elazığ yolunda 33 askeri şehit etti. Adından 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta Cumhuriyet tarihinin en büyük provokasyonlarından biri yaşandı. Bu olaydan 3 gün sonra PKK, Erzincan’ın Başbağlar köyüne baskın düzenledi ve 29 erkeği kurşuna dizdi. 1 çocuk ve 3 kadın da, ateşe verilen evlerde yanarak can vermişti.

Hem Sivas hem de Erzincan olaylarını en iyi bilen, Adnan Kahveci’nin de ilkokulda sınıf arkadaşı ve zamanın Erzincan valisi olan Recep Yazıcıoğlu da ilerleyen yıllarda Adnan Kahveci gibi bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.”

[Bütün bu yaşananlar, yakın tarihteki elim hadiselerden sadece birkaçı. Asıl mesele ise bu hadiselerin arka planını okuyabilmekte. Yani görünmeyeni anlayabilmek..]

– 1905 yılında Ermeni örgütlerce Sultan Abdülhamid’e düzenlenen suikast, gerçekten padişahın despot, baskıcı, zalim olması sebebiyle mi düzenlenmiştir yoksa Sultan’ın Musul petrolleri konusunda İngiliz firmalarına imtiyaz hakkı vermemesi sebebiyle mi?

-Birinci Dünya Savaşı’nda Devlet-i Aliyye’nin varlığının son bulması, 31 Mart’ta Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndan uzaklaştırılmasıyla “doğrudan” bağlantılı bir gelişmedir.

 

– Sultan onların her istediğini yapsa, değil meşrutiyeti ilan etmek, 1908’de cumhuriyeti getirse, hilafeti kaldırsa, saltanatı yıksa yine tahtta kalamayacaktı. Çünkü milletinin Musul’daki hazinesini İngiliz petrol şirketlerine vermemekte direniyordu. Tek bir sayfalık düzenlemeyle Musul’daki imtiyazları bu şirketlere bıraksaydı kendisi ne darbeye maruz kalırdı ne de meşrutiyet getirmiyor diye bir tezgâha kurban edilirdi.

– Siz, 20. Yüzyılın Kızılelma’sı olan Musul’u düşmana teslim edecekseniz, ne Üsküp’ün, ne Kosova’nın, ne İstanbul’un ve Diyarbakır’ın bağımsızlığını koruyabilirsiniz. Çünkü devletinizi güçlü kılmak, yeni yüzyılın en önemli silahını düşmana teslim ederek gerçekleşmez. Devletinizin bağımsız, bir-bütün yoluna devam etmesi için güçlü olmanız, güçlü olmak içinse buna imkân sunacak araçları elinizde bulundurmanız şarttır.

– Nedir Musul’u önemli kılan şey? Elbette petroldür. Petrol zenginliktir. Zenginlik bir devlet için silahtır. Silah ise güçtür. Güç, bağımsızlıktır. “Ben zengin olmayayım, bağımsız olayım” diyen bir aile reisi olabilir ama bizim bölgemizde böyle bir devlet reisi olamaz.

 

– Cihan harbinden önce ve sonra Devlet-i Aliyye topraklarından ayrılmış veya Sultan’ı devirmek için isyan etmiş hangi millet yüz yıldır hâlinden memnun? Türkler? Arnavutlar? Makedonlar? Yunanlılar? Bulgarlar? Sırplar? Ermeniler? Araplar? Hiçbiri.
Hâlinden memnun olanları sıralayalım: İngilizler, Almanlar, Fransızlar.

– Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ve tanınmasının anlaşması değil, Devlet-i Aliyye’nin tasfiye edilmesinin ve bakiyesindeki toprakların esir alınmasının anlaşmasıdır.

– 31 Mart Darbesi sonrası Sultan Abdülhamid’in tahttan çekildiği gün, Osmanlı’nın bir devlet olarak yaşadığı son gündür. O günden sonra hanedan iktidarda değildir ve hanedanın iktidar olmadığı bir devleti “Osmanlı” saymak mümkün değildir. 1299’da Osman Bey tarafından kurulan Osmanlı 31 Mart’ta yıkılırken Devlet-i Aliyye ruhu Lozan Antlaşması’nın imzalandığı gün, yani 24 Temmuz 1923’de mağlup olmuştur.

– Lozan, eskinin tamamen yıkılması, yerine eskiden her yönüyle farklı bir devletin kurulmasını öngören sinsi bir plandır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dilde, dinde, hukukta, eğitimde yaptıkları birer devrim değil, aksine bir devrimi sonlandıran “emirlerin” yerine getirilmesidir. Bu nedenledir ki Türkiye’nin bir çağdaşlaşma tarihinden söz etmek mümkün değildir.

Kitabın son bölümünde ise 24 Mayıs 1993’de yaşanan 33 Er Olayı ve 21 Ekim 2007’de yaşanan Dağlıca Saldırısı, tüm detaylarıyla ele alınmaktadır. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun 2007’deki Dağlıca Saldırısı’ndan sonra Aksiyon dergisine vermiş olduğu röportaj büyük önem arz ediyor.

Yakın tarihteki ezberleri bozmak, olaylara farklı bir açıdan bakmak isteyenlerin kaçırmaması gereken bu eseri tüm takipçilerime tavsiye ediyorum.

Farklı bir kitap değerlendirmesiyle birlikte olmak dileğiyle…

Bir Cevap Yazın