"Enter"a basıp içeriğe geçin

İlber Ortaylı – Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek

İlber Ortaylı’nın daha önce sadece bir kitabını okumuştum. Timaş Yayınları’ndan çıkan kitapların yeni baskılarını okumaya ise geçtiğimiz günlerde başladım. Son 4-5 günlük süre zarfında okuduğum kitap ise Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek…

191 sayfalık bu eser, 20 farklı başlıktan oluşuyor. Her başlığın içeriği ise 7-8 sayfa civarında. Başlıklara ait içeriklerin uzatılmaması ve kısa olması ise okuyucu için bir avantaj durumunda. Gözümüzü korkutan, “burayı nasıl bitireceğim, başlarsam sonu gelmez” dedirten upuzun bölümlerin tercih edilmemesi, kitabın okunma süresini daha da kısaltıyor. Ayrıca kitapta kullanılan dil ve üslup ise gayet güzel. Kitabı, İlber Hoca karşınızda anlatıyormuş gibi okursanız, kitaptan zevk almamanız mümkün değil.

Kitap, konu ve bilgiler açısından ilgi çekici ve zengin bir içeriğe sahip. Peki hangi konulardan bahsediliyor? Kısaca sayarsak; İstanbul Tarihi, Mimar Sinan, Devşirme Sistemi, Osmanlı’da Aile Kurumu, Fatih Sultan Mehmet Han ve Fetih, Osmanlı Mutfağı, Seyahatnameler vb…

Şimdi de kitaptan yapacağımız iktibaslarla yazımıza son noktayı koyalım… Keyifli okumalar dilerim…

DEVŞİRME SİSTEMİ

  • Devletin kapıkulu olacakları olan sipahilerle, yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkan bir sistemdir. Yahudiler’in şehir toplumu olmasından dolayı devşirmeler Hristiyan çocuklardan alınmıştır.
  • Temel kaidelerden biridir. Şehir uşağı, “gözü açık olur, muhtelif akımlara mensup olabilir, belli bir kişiliğe kavuşmuştur” gerekçeleriyle ocağa alınmamaktadır. Müslümanlardan devşirme alınmaması genel bir kuraldır ancak istisnalar yok değildir.
  • Devşirme işlemi her yıl yapılmaz, iki yılda bir, üç yılda bir yapılır ve bilhassa köylerdeki çocuklar devşirilir. Tek evladı bulunan ailelerin çocukları devşirilmez.  Devşirme için köy ahalisinin rızasının alınması gerekir. Zımnî (kapalı) bir anlaşma ve akit söz konusudur.
  • 3-5 yaşındaki veya 14-15 yaşın üzerindeki çocuklar devşirilmez.
  • Bazı fakir köylerde aileler, çocuklarının bu devşirme yoluyla kurtulacağına, yükseleceğine inanarak gönüllü olurlar. Devşirme çocuklarının kimisi yeniçeri neferi olacak, kimisi de Sokullu Mehmet ve Mahmut Paşa gibi koca bir imparatorluğu elinde tutan başvezirler olacaktır.
  • Bazen çok önemli ailelerin çocukları da ikna yoluyla alınabilir.
  • Enderun başlı başına bir müessesedir. İnsanlar “siz” diye konuşurlar, laubalilik yoktur. Yeme içme, yıkanma, kalkma, yatma saatleri konusunda büyük bir disiplin içindedirler. Buna Osmanlı Saray Medeniyeti denir.
  • Harem’deki bazı kızlar padişaha takdim edilir, bazıları ise orada hizmetli olarak kalırlar. Önemli olan, burada Türkçe ve İslam’ı öğrenen ve Osmanlı saray medeniyetinin benimsetildiği bu kızların bir kısmı Birun’a çıkan Enderun halkıyla baş göz edilir.
    (Sayfa 27-34)

BAB-I ÂLİ

Cağaloğlu semtinin ismi, Cagalazade Sinan Paşa’nın isminden gelmektedir. Rivayetler muhtelif olsa da, Joseph Hammer’e göre Sinan Paşa, Kont Cigalo’nun soyundan geliyor, yani bir İtalyan soylusu. Bir gemide iken annesi esir düşüyor ve Kont Cigalo bu hanımla evleniyor. Bu gizli müslüman hanım, oğlunu Türk Müslüman terbiyesine göre yetiştiriyor, tabi haliyle bu devşirme paşanın ihtidası da kolay bir şekilde oluyor. Sinan Paşanın konağı o orada olduğu ve kendisi de orada bazı vakıf eserleri meydana getirdiği gibi, semtin adı da bu paşanın adıyla anılıyor. (Sayfa 53)

FETİH VE FATİH

  • Fatih, 21 yaşında (1453’de) büyük bir şehri, o zamanki dünyanın metropolü sayılan bir başkenti kuşattı, öbür şehirlerin herhalde şehir diye pek görülmediği dünyada, ün getiren bir zafer kazandı.
  • İstanbul’un fethi, ateşli silahların ve modern askeri tekniklerin kullanıldığı Rönesans tipi bir savaşın doruğundaki bir olaydır.
  • İstanbul’un fethine kadar Osmanlı gerçek bir imparatorluk sayılmazdı. Ancak İstanbul’un, Konstantinopolis’in, Konstantiniyye’nin fethinden sonradır ki bir imparatorluk şuuru topluma yerleşmiştir.
  • Fetihle beraber Doğu Akdeniz’deki ticarete dayanan Venedik ve Cenova gibi Akdeniz İtalya devletlerinin de çöküşü başlamıştır. Bu hal, uzak okyanuslara açılmayı gerekli kılmış ve hızlandırmıştır.
  • Nisan ortalarında (22-23 Nisan), gemilerin Boğazdan indirilmesi hadisesi meydana geldi.
  • İlk defa bir ordu, modern çağı aşan silahlarla İstanbul’u kuşatıyordu.
  • Ayasofya, Katolik dünyada birliğin sembolü olduğu için halkın gözünden düşmüştü. Çünkü onlar için Katoliklik, 1204’de muhteşem şehri işgal eden, hileyle onun bütün güzelliklerini hatta Ayasofya’nın önündeki hipodromda pirinç levhalarla kaplı dikilitaşın pirinç kaplamalarını bile yağmalayacak kadar görgüsüz, kan dökücü ve bütün kütüphaneleri yok eden Latin İstilası demekti. Bu nedenle Bizans’ın son başbakanı Notoras ve halkın itimat ettiği ruhaniler, “Bu memlekette frengin ekmeğindense Türkün sarığını ve kılıcını tercih ederiz” demişlerdir.
    (Sayfa 63-71)

SEYAHATNAMELER

  • Herhangi bir medeniyet geçmişini anlamak için sadece evrak kalabalığına, sadece ecdadı ve kendi büyükbabalarının tuttuğu notlara değil, ayrıca başkalarının da değerlendirmesine muhtaçtır. Bunun böyle olduğunu bilmemiz gerekir. Hele Osmanlı medeniyeti ve devleti gibi çeşitli milletlerin coğrafyası üzerinde kurulmuş, birçok etnik grubu idare etmiş, altı asır yaşamış ve yeni çağlara hükmetmiş cihamşümul bir devletin içtimai hayatını, ekonomisini, kültürünü anlamak için bu kaynaklara başvurmamız kaçınılmazdır. (Sayfa 91)
  • Seyahatnameler, sadece maddi olayları, maddi varlıkları ve geçmişi tespit edebileceğimiz kaynaklar değil; aynı zamanda tarihçi için anlaşılması en zor olanı anlaşılır kılan kaynaklardır. İnsanların zihniyeti, kafalarının içi, dünyaya ve komşuya bakışları gibi.
    Bu bakımdan seyahatnamelerin Türkçe’ye de derhal çevrilmesi, çeviri yoluyla kazanılması gerekmektedir. Oysa bunu yapmak bir yana, bizler seyahatname yazan hem de iyisini yazan kendi ecdadımızın eserlerini bile eski harflerden yenisine aktaramadık. Bununla beraber, bu seyahatnamelerin, gazetenin, mektubun, resmî evrakın, resmî kayıtların veremediğini verecek kaynaklar olduklarını unutuyoruz. (Sayfa 92)

TOPKAPI SARAYI

  • Topkapı Sarayı, Osmanlı İmparatorluğu tarihini bir ananevi, bir baba ocağı gibi kaplamıştır. Padişahlar burada oturmasalar da ölüm halinde naaş burada defnedilir ve tabii yaşarlarken de sünnet burada yapılırdı. Topkapı Sarayı bir ananedir ve buradaki yaşam bilmemiz gereken bir çizgidir. Ayrıca Osmanlı devlet anlayışı bu sarayın her bölümünde ve her köşesinde göze çarpmaktadır. (Sayfa 97)
  • Harem, aristokrasinin bulunmadığı, devşirme sisteminin cari olduğu bir kurumdu. Yönetici seçkinlerin, halkın en alt tabakalarından, devletin yönettiği uzak köylerden gelen insanların yetiştirildiği Enderun’un dişi muadili gibiydi.

İSTANBUL’DA ULEMA SEMTLERİ

  • İstanbul’un merkez semtleri diyebileceğimiz SÜleymaniye, Vefa, yanı başındaki Vezneciler, Zeyrek, Fatih ve Fatih Çarşambası “ulema semtleri” diye adlandırılabilir. Bunun sebebi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Fatih Camii çevresinde “Sahn-ı Seman” dediğimiz en yüksek tahsil kurumunu meydana getirmesidir. (Sayfa 103)
  • Malesef bugünün Türkiye’si, Süleymaniye, Vefa, Zeyrek ve Fatih Çarşamba’dan oluşan 2 kilometre kareyi kendi kaderine terk etmiştir. Buranın tarihi topoğrafyasının korunması gerekir. Bir şekilde orada eski İstanbul muhafaza edilmeli ve o kültürü geleceğe aktaracak kuşakların sübvansiyonla, mali destekle özendirmek yoluyla orada oturtulması lazım. (Sayfa 107)
  • İmparatorluğumuzun, tarihimizin, kültürümüzün iki buçuk kilometre karelik merkezi dışında berbat edecek ve kendi haline bırakacak bir semt bulamıyor musunuz? Tekrar üzerinde duruyorum, bu yeryüzünün en kültürlü ulusları dediğimiz ülkelerde bile hiç kimse böylesine bir iki kilometre kareyi feda etme lüksüne sahip değildir. Ettikleri an yok olurlar. (Sayfa 110)

PADİŞAHLAR

  • II. Abdülhamid Han’ın İstanbul’da, padişah olmasa bile milyarder olacak derecede ince bir marangoz olduğu, dizaynının, yani tersiminin rakipsiz olduğu çok açıktır. Bunu bugün İstanbul Müftülüğü’ndeki şeriyye sicillerinin saklandığı dolaplarda, saraydaki bazı masalarda, İstanbul Üniversitesi’ndeki bir kitap dolabında ve Yıldız’daki şehir müzesi başlangıcı sayılacak bölümde görmek mümkündür. (Sayfa 115)
  • Selamlık, her hafta padişahın İstanbul camilerinden birinde Cuma namazını kılması demektir ve buradaki tören ve alkış (el çıprmak değil) “Padişahım mağrur olma, senden büyük Allah var” nidaları arasında hükümdarın geçişidir. Selanik resmi âlisi çok önemlidir. Klasik dönemde halkın bazı şikayetleri rikab-ı hümayuna, yani padişahın üzengisine sunulurdu. Bu dilekçeleri de rikabdar ağa toplardı ve kaale de alınırdı. Bu dilekçeler Osmanlı arşivinin en zengin vesikaları arasındadır. (Sayfa 117)

SULTANAHMET

  • Sultanahmet bizim çok dikkat etmemiz gereken bir noktadır, çünkü burası İstanbul’un 1500 yıllık bir asalet beratıdır. Sultanahmet Meydanı ve onun etrafındaki eserlere sahip olan bir millet ve memleket, kültürüyle ve tarihî şahsiyetiyle haklı olarak övünebilir. Bunun tahrip edildiği, dikkat edilmediği. etrafındaki çirkinliklere göz yumulduğu ölçüde de böyle bir ünvana ve böyle bir övgüye layık olamadığımız açıktır. (Sayfa 148)

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: